“Renklerin içinde, düşlerin içinde, doğmak sessizce” | Köşe yazısı

Yazı: Ömer Uçar (@omerucar_26)


Yazıya 31 Ağustos gecesi yazdığım yazıdan kısa bir alıntıyla başlamak istiyorum. O gün aynen şöyle yazmıştım. “Şimdi ne olacak? Herkesin bitti dediği Eskişehirspor’a ne olacak? Transferi açılmamış 19 yaşındaki çocuklarla Eskişehirspor küme mi düşecek? Bir değil iki değil belki de BAL’a kadar yolu olacak. Yetmezse süper amatör.” Ligdeki benzer takımlarla aynı kefeye konulan bizim takım daha lig başlamadan küme düşürülmüştü. Bu bilinçle ama korkmadan sezona başladık. Bir bir darbe ala ala ama ayakta kalarak kaybediyorduk. Kaybediyorduk ama herkes gibi değildi. Tuhaf bir şeyler vardı sanki. Her geçen hafta yerini umuda bırakan ama aynı zamanda gerçeklerle de yüzleşmeye hazırlıklı değişik bir his ortaya çıktı. Dışarda fark yiyen içerde göz açtırmayan bir takım ortaya çıkıverdi. Kendiliğinden yeni bir hikaye doğdu. Eskişehirspor olsa da herkes bu takıma bir isim vermeye çalıştı. Gençler söylendi, altyapı dendi, U21 denildi aslında hepsi aynıydı ama bizim çocuklar olarak kaldı. Evet bizim çocuklar o kadar doğru bir isimdi ki kimse itiraz etmedi buna. Aynı yaş grubundaki arkadaşlarıyla halı sahaya gider gibi sahaya çıktılar ve birden koca bir şehrin yükünü omuzlarında hissettiler. O yükün bizim çocukları ezmesine izin veremezdik.

1-2

19 yaş ortalamasıyla sahada olan bir takıma sahip çıkmak kimileri için evet belki delilikti ama bizim başka çaremiz yoktu. Alternatif diye bir seçenek olsa da onu seçecek kimse yoktu zaten bu şehirde. Bizim çocuklar dedik ve aynı gemiye bindik. Canla başla mücadele ediyorlardı. Deplasmandan puan alamıyorlardı ama kafalarını kaldırıp kendi taraftarları için ayrılan yere baktıklarında onları desteklemeye gelen insanlar görüyorlardı. Hem de ev sahiplerini kıskandıracak dolulukta. Üç yiyorlardı bazen beş. Kaybediyorlardı ama kaybettikçe tabeladaki sayılara inat insanlar peşlerinden gelmeye devam ediyorlardı. Giydikleri simsiyah forma o kadar renkli duruyordu ki rengarenk formalı takımlardan daha renkli gözüküyorlardı. Tribünüyle bütünleşmiş o siyah renkli forma bir matemi değil bir isyanı simgeliyordu. Ya içerde neler oluyordu? Siyahın asilliğine kırmızı öyle güzel yakışıyordu ki sanki başka renkler yokmuş gibi geliyordu bize. Dışarda puan dahi alamayan o takıma evinde ne oluyordu da rakipler puansız gidiyordu? Puan alan da sevinip gidiyordu. Evet bir şeylerin olduğu kesindi ama kimse bu durumu çözemiyordu.

2-3

Seyirci mi? Hani skora etkisi olmayan taç çizgisi dışındaki bir güçtü? Hani futbolu sadece sahada oyuncular oynuyordu? Hani kalabalık gol atamazdı? Herkes için cevabı belli olan soruların bu şehirde farklı olması bizi zaten yanıltmadı. Söz konusu Eskişehirspor tribünleri ise mevzu seyirci değil taraftardır. Skordan bağımsız dolan, her şartta sevebilen, taç çizgisinin içine de etki edebilen, yeri geldiğinde sahada oynayan eşsiz bir güçtür. Her ne kadar bunlar soyut kavramlar gibi gözükse de sayılar gerçeklerin ne kadar da somut olduğunu kanıtlar nitelikte. Espana’nın başlamasıyla BandoESES’in attırdığı gol sayısı ligdeki hatrı sayılır sayıdaki forvetten daha fazladır. Doğu tribünün önündeki rakip beklerin düşünmeden topu taca atmaları rahatlıkla gözlenen şeylerdir. 19-20 yaşındaki çocukların tüm tribünle koştuğu ve sadece geri pası cezalandırarak attığı gol sayısı üçtür. Tecrübesiz denilen takımın enerjisini hemen tüketeceği beklenirken bir maçı daha çıkartacak tempoda oynaması oluşturulan atmosferin sonucu değildir de nedir? Bakın soyut denilen kavramlar nasıl da rakamlarla hemen somut bir şekilde hayat buldu. Tecrübe, deneyim denen o şey dışarda kendini gösterse de içerde bu tribünlerin önünde ne kadar anlamsız olduğu bu sezon defalarca kanıtlandı. Bütün bunların ışığında naçizane tavsiyem, bu ülkedeki tribünün başladığı yerde yani Eskişehir’de bir futbol maçı izlemeden futbola ve tribüne dair şeyler iddaa etmeyin. Gelin, izleyin, şahit olun ve değerlendirmenizi ona göre yapın.

3-4

Bir de tabii bu hikayenin bazı kahramanları var. Sahadaki bizim çocuklara yol gösteren onlara kenardan güç veren insanlar var. Sahadakiler gibi hayalini yaşayan top toplayan çocuklardan malzemecisine doktorundan teknik ekibine kadar bir savaş da orada veriliyor. Bir Engin Özdemir emeği var. Bir Fuat Çapa gerçeği var. Bu insanlar eşit olmayan şartlarda var olabilmenin mücadelesini veriyor. Ulusal basında Eskişehirspor teknik direktörü olarak bilinen Fuat Çapa’yı yerel basındaki ismiyle kim tanır? İcra kurulu üyesi, basın sözcüsü, kulüp personeli, kampanya yüzü hangisini sayalım? Bu eşofmanları çıkardıktan sonraki Fuat Çapa. Öyleyse saha içindeki kim? Hoca, baba, ağabey, arkadaş, taraftar? Tüm bunların hepsi aynı insan. İki kelimeyi bir araya getiremeyen, ilk zorda kaçan, önce kariyerini düşünen hocalara inat yazdığı ve konuştuğu her cümleyle edebi kişiliğini sergileyen, bahanesi olmadan zorlukların üstüne giden, ilk sıralara kariyerinden çok değerlerini alabilen bir insan o. Kısa zamanda yaptıklarıyla Eskişehirspor tarihine çoktan yazıldı bile. Bizlere Matay ve Gegiç anlatıldı. Ne mutlu ki bizler de Çapa’yı anlatacağız.

4-5

Puzzle’ı en güzel yerinde yarım bırakmak ne ise bu hikayedeki kahramanları sayarken eksik bırakmak da o olur. Hepsi bir bütünün parçasıdır ve tamamlandığında anlamlı olur. Bir icra kurulundan bahsedeceğim size. Hikayenin belki de en can alıcı noktasından. Öyle bir eşiktir ki orası başkanın ve yönetim kurulunun olmadığı, tesislerde yemeğin çıkmadığı, takımın deplasmana gitmesinin mucize olduğu bir dönem. Bir takımın bir camianın bir şehrin bütün yükünü omuzlarında hissettikleri bir süreç. Aylardır para alamayan personel ve oyuncuları ayakta tutma çabasıyla kendi hayatlarından ödün verilen bir hafta.  Maç günü herkes seyir havasındayken özel güvenliklerin kumanyalarını yetiştirme telaşıyla geçirdikleri bir gün. Kazanılan 3 puanın sevincini bile yaşayamadan bu takım deplasmana nasıl gidilecek sorusu ile kapanan bir gün. Ve bugün umutlar yeniden yeşerdiyse bu sabah tebessüm ile uyandıysak hep o günlerdeki bu insanların ödenmesi mümkün olmayan emekleri sayesindedir. Fuat Çapa, Mehmet Şimşek, Murat Diri, Erkan Koca, Kaan Ay, Harun Adıgüzel, Mustafa Polat, Mete Yılmaz ve unuttuğum isimlerden özür dileyerek bu icra kurulunun yaptıklarını şehrin sözde ileri gelenlerinin yapmadığını da hem buraya hem de tarihe dipnot olarak düşmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Hikayeyi güzel kılan sadece kahramanlar değildir elbette. O kahramanlara rağmen hikayede kendine yer edinmiş yan roller de vardır. Onların kahraman olmadıklarını bazen hikayenin ortasında anlarız bazen de hikayenin sonuna gizlenerek karşımıza çıkarlar. Hani kahraman olacakken karşı tarafı oynayanlar. Elbette bu güzel hikayede de var o yan rollerden. Onun kahraman olmadığını hikayenin ortasında anlasak da sanki sonunda çıkmış gibi sürpriz oldu bize. İyi niyetle sürpriz diyorum aslında acı bir gerçekti. Özlü sözlerin ve atasözlerinin her zaman doğru olmadığını ispatladı bize. Gemiyi en son terk edecek kaptanın aslında ilk kaçabilecek kişi olduğunu gösterdi bize. Üzüldük canımız sıkıldı. Aslında kim giderse gitsin o can sıkılacaktı ama ilk gidenin sahada omuz omuza vermiş 10 kişinin ortasına geçen kişi olması bizi derinden yaraladı. Ama ne olursa olsun hikaye devam ediyordu. Bu kadar kahraman bir kişiye elbette yenilemezdi.

6-7

31 Ağustos’u 31 Ocak’a getirmek biz Eskişehirspor taraftarları için yazılara sığdıramayacak kadar zor bir dönemdi. Anlatılmaz yaşanır klasiğinden öte yaşayanın da zaman zaman öldüğü bir 5 aydı. Biz bu hikayede hala yaşıyorsak yukarıda ismi geçen kahramanları ve sevgisi sportif başarıdan bağımsız olan tribünü sayesindedir. Her takım için kafiyesi güzel diye söylenen bazı sözler ve marşlar vardır. Hepsi de maçtan sonra bir sonraki maç için tribünde bırakılır. Eskişehirspor içinse bu sözlerin ve marşların hiçbiri edebi bir sanat değildir. Hayatın ta gerçekleridir. Görme engelli Kaan ve doğuştan cam kemik hastası Burak, 19 haftada deplasmandan 1 puan bile alamamış sıkıntıları malum takım için kilometrelerce yol gitti. Bizim çocuklar yine puan alamadı. Yarın başka yerde oynasalar onlar yine giderlerdi. Kulaklarıyla maç izlemeyi öğrenen Kaan ve koşarak maça giden Burak için tabeladaki rakamlar bir şey ifade etmez. Onlar Eskişehirspor sevgisi engel tanımaz sözünün vücut bulmuş halleridir.

Son olarak başlığa değinmeden yazımı bitirmek istemiyorum. Biraz eskilere gidip Kargo dinlerken Renklerin İçinde çalmaya başladı. Şöyle diyordu Koray Candemir “Renklerin içinde, düşlerin içinde, doğmak sessizce.” O kadar da yazmaya gerek yokmuş dedim içimden. Siyahın yanına eklenen kırmızısıyla 18-19 yaşında kurdukları düşlerin içinde sessizce doğan bu çocuklar bizim çocuklardı. Transfer açıldı diye tabii ki kimse unutmayacak onları. Onların omuzlarında sadece baskı stres yoktu. Binlerce kişinin hayallerini de taşıdılar. 65 ruhu dediğimiz ama hiç görmediğimiz o günleri yaşadık birlikte. Teknik taktiğe hiç girmeden bir Mehmet Özcan’ı ya da Cemali’yi hangi açılan transfer kesebilir ki? An itibarıyla ortada duran 45 puan ve sezonun bitmesine 15 maç var. Bu puanların ve maçların kaçını alırız, sezonu nerede nasıl bitiririz hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Taraflı tarafsız herkes çok iyi bilmeli ki hangi ligde oynarsa oynasın ligdeki sıralaması nerede olursa olsun Eskişehirspor bir fenomendir. Hikayeleriyle tribünleriyle seveniyle nefret edeniyle Türk futbolunun ve tribün kültürünün bir mihenk taşıdır. Geçmişten gelen bu miras alınmaya çalışılsa da korunarak gelecek nesillere aktarılmaya devam edecektir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*