Futbola Yabancı Olmak : Yabancı Teknik Direktör Sorunu

Futbol, dünyanın dört bir yanında insanların tutkuyla bağlandığı, birçok ayırımın yapıldığı ülkelerde bile tek bir milli maç ile birleştirici güç olan ve hatta siyasi olayların bile etkisinde kalan “evrensel” bir spordur. İçerisinde birbirinden güzel hikayeler barındıran ve belki de bir çocuğun babasından aldığı ilk miraslardan biridir futbol. Büyük ligleri ve içerisinde çok ciddi parasal miktarların konuşulduğu bu evrensel sporun takdir edersiniz ki homojen bir yapıya sahip olması, kulüpler arasında uluslararası bir etkileşimin olmaması kulağa pek ihtimal dahilinde gelmiyor. Hele ki başarıya, yeniliğe ve deneyimlemeye aç olan günümüz dünyasında.

Futbola geniş bir açıdan baktıktan sonra yabancı sınırının her gün daha ciddi şekilde konuşulduğu, her geçen yıl yabancı teknik direktöre daha fazla karşı çıkıldığı ülkemiz futboluna bir bakış atmak istiyorum. Gözüme çarpan ilk sorunlardan biri, ligimiz Süper Lig’de yabancı hoca bulunmazken milli takım hocamızın günün erken saatlerine kadar yabancı bir teknik direktör olmasıydı. “Neden yabancı teknik direktör bulunmuyor?” sorusuna en genel cevap, “Yerli hocalar oyuncunun halinden daha iyi anlıyor, futbolcu tarafından daha fazla dikkate alınıyor.” olur herhalde. Peki yerli hocaların daha iyi yönettiği düşünülüyorsa ya da daha iyi iletişim kurduğu düşünülüyorsa neden 24 kişilik yerliden oluşan milli takım kadrosunun başında yabancı bir teknik direktör bulunuyordu? Bu soruyla beraber ülke futbolundaki bu sistem ve yönetim hataların içerisinde sorunun yabancı teknik direktörlerden kaynaklanmadığını düşünüyorum.

“Yabancı teknik direktörler başarısız oluyor.”

Her konuda olduğumuz gibi “başarı” konusunda da sabırsız bir toplumuz. Maalesef ki başarının kolektif bir olgu olduğunu ve en önemli parçasının sabır olduğunu unutuyoruz. Başarıyı takdir etmekte üstümüze yok ancak konu rol model alma olduğunda sabırsızlık gibi ciddi sorunlarımız olduğunu düşünüyorum.

Tırnak içinde yazılı genel yargıya kağıt üzerinde baktığımızda haklı yanları olabilir çünkü son 11 yılda şampiyon olan tek bir yabancı teknik direktör bile yok. Ancak son 11 yılda şampiyon olan takımlarımıza bakarsak şuan Avrupa’da hangi konumdalar? Herhangi birinin belirli saha içi sisteminden, oturmuş bir düzeninden ya da Avrupa’da elle tutulur bir başarısından söz edebilir miyiz? Galatasaray ligde lider Başakşehir’in 6 puan ardından ikinci sırada. Şampiyonlar Ligi’nde çıkamaması sürpriz olur denilen grubu 3. tamamladı ve Avrupa Ligi’nde devam edecek. Beşiktaş art arda Şampiyonlar Ligi’nde iki sezonun ardından bunu devamlı hale getiremedi ve şu anda ligde Başakşehir’in 9 puan gerisinde 3. sırada ve Avrupa’da yok. Fenerbahçe lige yeni bir yabancı teknik direktörle başladı ancak skandal denilebilecek sonuçların ardından 10. hafta sonrasında Cocu ile yollar ayrıldı ve şuanda küme düşme hattına 3 puan uzaklıkta 14. sıradalar. Öte yandan ligin ilk 15 haftasını baz alırsak tam 10 takım teknik adamlarıyla yollarını ayırdı ve bunlardan sadece iki tanesi yabancı teknik adamdı.

Taraftar psikolojisiyle yönetilen yönetimler, karşılaşılan herhangi bir başarısızlıkta zaman kaybetmeme adına alınan ani kararlar ve gariptir ki zamanın bu kadar kötü kullanılması Türk futbolunda karayan yara niteliğinde. Konuya bu açıdan bakarsak “başarısızlık” diye adlandırılan sonucun kaynağını görmek pek de zor olmuyor; sistemsizlik. Belirli ilkeler ve hedefler doğrultusunda hareket etmeden günü kurtarma düşüncesiyle kararlar alınan bu yapı içerisinde başarı elde etmek ya da bir sonuç elde etmek pek de ihtimal dahilinde gözükmüyor. “Büyük kulüp” lafının içini kendi ülkesinde şampiyon olarak doldurabileceğini düşünmek maalesef ki yukarıda bahsettiğimiz futbolun evrenselliği ilkesine uymuyor.

Günümüzde her alanda, çalıştığımız iş yerinde ya da sokakta çevremize baktığımızda bile bu sistemden yoksun yapının yansımalarını futbolda görmemek, ülkenin her alanında sorun olan bu durumun kulüp yönetimlerinde olmaması bizim için hayalcilikten başka bir şey olamaz gibi duruyor. Bahsedildiği gibi hiçbir zaman eksikliğini hissetmediğimiz kaos ortamında alınan ani kararlar tabiri caizse günü kurtarma niteliğinde.

Son yıllarda ligimize gelen ancak uzun süre görevde kalamayan birçok teknik direktörün sistemsizlik kurbanı olduğunu düşünüyorum. En son Fenerbahçe’de alınan skandal sonuçların ardından Phillip Cocu’nun görevine son verilmişti. Yeni yönetimle yenilenen Fenerbahçe’de sezon başı alınan en radikal kararlardan biri Comolli’nin sportif direktörlüğe getirilmesiydi. Comolli ve Cocu’nun senkronik bir biçimde iş birliğiyle bu işi götürmeleri beklenirken alınan sonuçlar bu işin pek de gerektiği gibi ilerlemediğini kanıtlar nitelikte. Nitekim Cocu’nun sezon başından beri farklı formasyon denemeleri, farklı orta saha tandemleri ve bir türlü oturmayan futbol, PSV Eindhoven’da şampiyonluk yaşamış hocanın işlerin istediği gibi ilerlemediğini gösteriyor. Ayrıca hep bir arayış içinde olmak  “Acaba yönetimde sistem konusunda bir sorun mu var?” sorusunu akıllara getiriyor. Sonuçta sezon başından beri 3 hoca değişikliği yaşamış Fenerbahçe’nin bir sonraki maça hangi on bir ile çıkacağını ligin 21. haftasını geriye bırakmamıza rağmen tahmin etmekte zorlanıyoruz.

Yabancı hocaların hakkının yendiği düşündüğüm diğer bir konu ise; kimlik. 2006/2007 sezonunda takımın başına getirilen Zico Süper Lig’de şampiyon olan son teknik adam. Sonrasında hemen ertesi sezon Fenerbahçe’ye Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynatıyor ve taraftarına unutamayacakları hatta günümüzde bile özlem ile andıkları bir başarı getiriyor ancak aynı sezon Süper Lig’de şampiyonluğun Galatasaray’a kaptırılması ardından Fenerbahçe’den kovuluyor. 09/10 sezonunda Daum’un kovulmasının ardından göreve getirilen Aykut Kocaman’da da benzer bir hikaye yaşanıyor. Göreve getirildiği 10/11 sezonunda şampiyon olan ve Avrupa Ligi’ne ön elemede veda eden Aykut Kocaman, 11/12 sezonunda Süper Final’de şampiyonluğu kendi evinde berabere kalıp Galatasaray’a kaptırıyor ve ezeli rakibine kendi sahasında şampiyonluk kutlatıyor. Ancak farklı olarak kovulmuyor görevine devam ediyor. Bu gibi örnekler ülke futbolunda çoğaltılabilirken göze çarpan nokta yabancı teknik adamların kredilerinin bir hayli az oluşu.

Durmadan yenilenen ve ayrıntıların kritik önem taşıdığı günümüz futbol dünyasında değişime açık olmak, kendini geliştirmek ve bunu sistemli bir biçimde sabır ile ilerletmek başarının anahtarı niteliğinde. Bizim bu günümüz dünyasında ayrıldığımız konu ise sistemli oyun değil de eldeki malzemeye göre oyun oturtma çabası. Nitekim bir çok yerli ya da yabancı hocanın “ Bu kadro savunma futbolu oynar, eldeki malzeme bu” sözlerine birçok kez şahit olduk. Yani nabza göre şerbet. Ancak bu konuda dünya üzerinde örneklere bakacak olursak; 2015’den bu yana kendi sistemiyle ve oyun anlayışıyla bir kadro yapılandırması oluşturan ve tüm dünya kulüplerinin Şampiyonlar Ligi’nde eşleşmekten çekindiği bir takım yaratan Jürgen Klopp, genç bir teknik adam olarak Bundesliga arenasına çıkan ve Hoffenheim’da yaptığı işlerle bir hayli cesur bir futbol oynatıp herkesi şaşırtan Jürgen Nagelsmann, Manchester City’e ilk geldiği sezonda Chelsea’nin 15 puan gerisinde 3. bitiren ve sonrasında 100 puanlık bir şampiyonlukla rekorlar kıran ve kendi sistemine aşık diyebileceğimiz Pep Guardiola ve niceleri. Bana kalırsa gelen yabancı hocaların başarısız olmalarının bir diğer sebeplerinden bir de Avrupa’da gördüğümüz örneklerin tersine kendi sistemlerini kulüplere kabul ettirememek ve yönetimlerin bir şekilde hallederiz düşüncesiyle oluşturduğu yapılar. Durum böyle olunca da dengesiz kadro yapılanması ve sistem arayışıyla çeyrek bir sezonu harcamak kaçınılmaz oluyor. Yani bir sistem oynatmak yerine elde ne varsa onla bir şeyler yapmak teknik adamların kaderi haline gelmiş oluyor.

Ancak ülkemizde sistem konusunda umut vadeden yaptıkları işlerle futbol izleyicisini şaşırtan ve başarının getirdiği doğallıkla eleştirilen bir Başakşehir ve Abdullah Avcı’dan da söz etmek gerekiyor. Her ne kadar saha dışı konularda eleştirilse de saha içinde her geçen gün gelişen futbol ve şuanda en yakın rakibinden 8 puan farkla zirvede olmak takdiri hakkediyor.

Abdullah Avcı, 2014 senesinde takımın başına geldiğinde o sezon ligi 4. bitirmişti ve daha o zamandan ilerisi için belli başlı sinyaller vermeye başlamıştı. 2016 senesinde Four Four Two dergisine verdiği bir röportajında “Süper Lig’e yaptığınız harika başlangıçta Avrupa Ligi hazırlıkları için sezonu erken açmanızın katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusu üzerine “Bu yazdan ziyade son iki buçuk seneye dikkatli bakmak lazım. Oyun planı anlamında sürekli gelişen bir takımız, oyuncu kalitemiz her sene yükseliyor ve bu da özgüven anlamında bize katkı sağlıyor. İki sene önce takım savunmasına yoğunlaşıp bunu geliştirmeye çalıştık. Geçen sene ofansif anlamda, özellikle geçiş hücumlarında çok daha verimli olabileceğimiz planlar üzerinde çalıştık. Bu sene de takım yapısı ve kurgusu olarak ciddi gelişim gösteriyoruz.” cevabını veriyor. Yazının başlarında bahsettiğim başarının kolektif bir olgu oluşu ve her defasında gelişime muhtaç oluşunu destekler nitelikte bir cevap ki bu sezon da gelişimlerini sahada kolaylıkla görebilmek mümkün.

2014 sezonundaki Başakşehir’i hatırlayalım birçok kişi “Sadece savunma yapıyorlar” eleştirisini yapıyordu. Şuan gelinen noktada Başakşehir ligin en doğru, başarılı futbolunu oynayan takım. Her sezon üzerine koyan planlarını yönetime aktarmış bir hoca ve o doğrultuda ilerleyen bir yönetim, kısacası proje takımı. Kısacası Türkiye’deki büyüklerin örnek alması gerektiği bir proje.

Kulüplerimiz için genel anlamda başarının yolu kimlik değil, doğru bir sistem doğrultusunda gelişen, bu sistem doğrultusunda yapılan doğru hoca tercihleriyle kolektif bir biçimde ilerleyen yapılandırmadan geçiyor. Bu şekilde bir lokomotif haline gelmek günümüzün koşullarında kulüplerimizin tek çıkar yolu gibi gözüküyor. Bazı hamleler yapan, düşünce yapısını değiştirmeye başlayan kulüplerimiz yok değil ancak başarılı olurlar mı sonuca ulaştırabilirler mi bilinmez. Sonuçta hiç yoktan iyidir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*